ARKADAŞLAR BU BÖLÜME ŞEBNEM SÖNMEZ'İN RÖPORTAJLARINI EKLEYEBİLİRSİNİZ ŞİMDİDEN HEPİNİZE TEŞEKKÜRLER...
Bir Demet Tiyatro’nun ‘Mücver Abla’sı, Elveda Rumeli’nin ‘Fatma’sı… Hem Avni Dilligil hem de Afife Jale Ödülleri’nin en iyi yardımcı kadın oyuncusu. Ekşi Sözlük’e göre ‘telaşlı rolleri’ canlandırmada bir usta, aynı zamanda ‘taş gibi bir tiyatrocu.’ Kurduğu tek düş ‘insanları, sanatın, mutluluğun hayali dünyasına taşıyabilmek.’ Karşınızda Şebnem Sönmez.
“İnsanları, sanatın, mutluluğun ütopik dünyasına taşıyabilmek”… Şebnem Sönmez’in belki de kurduğu tek düş. O, aşksız yaşayamayan, şen, şakacı, mükemmeliyetçi ve asla yerinde duramayan bir kadın. Nitelikli ve yetenekli bir oyuncu üstelik… Her ne kadar nemrut olduğunu söylese de siz ona aldırmayın. “Birinin kalbinde aşk varsa ve gerçekten aşk ile doluysa, o dünyaya kalbini sunmak zorundadır.” diyen bir insanı kim sevmez ki…
—Makedonya’da çekilen ve hayli ses getiren “Elveda Rumeli” dizisinde Fatma adında 5 çocuklu bir kadını canlandırıyorsunuz. Yurtdışında oyunculuk yapmak nasıl bir deneyim?
Elveda Rumeli’nin yönetmeni Serdar Akar, benim 20 yıllık arkadaşım. Bugüne dek ortak bir projede yer alamamıştık. Dizi enteresan bir deneyim. Aslında beni hikâye kadar karşılığında hissettiğim şeylerde ilgilendirdi. İçtenliği, kastın güzelliği… Ayrıca başka bir ülkede, başka bir topraktasın. Orta Avrupa’nın o bildik soğukluğu, Avrupalının kendine özgü mesafesi yok. Her şey yeterli ölçüde var. İlişkiler sıcak, insanlar yakın… Manastır (Bitola) adeta ikinci vatanım gibi oldu. 10 ay boyunca orada kaldım. Sadece Cuma günleri uçakla İstanbul’a geliyordum, İÜ Devlet Konservatuarı’nda (aynı okulu dördüncü denemesinde kazanabildiğini hatırlatalım) ders vermek için... Sonra Pazar günü geri dönüyordum. Tabii ki zor oluyordu. Dizi gelecek yıl da sürecek. Ağustos ayı başında Makedonya’ya giderim, Eylül’de çekimlere tekrar başlarız.
—Büyük kentin hengâmesinden Makedonya’nın sessizliğine… Uyum sağlamak kolay oldu mu?
İstanbul’da hep bir yerlere yetişme haliyle geçiyor ömür… Ah onu kaçırdım veya bugün ne yapacağım telaşı… İnanın, hayal kuramıyor insan. Akıl, fikir bir sürü şeye kayıyor. Ve benim yaptığım iş, yüzde yüz konsantrasyon istiyor. Makedonya’ya gidince ne çok yorulduğumu anladım. Bunun dışında çok zorlandığımı söyleyemem. Gece hayatını pek sevmem. Müdavim değilimdir.
—Dizi çekimi dışında neler yapıyorsunuz, nasıl geçiyor zaman?
Her bir bölüm için 5 gün çekim yapılıyor. Boş zamanlarım ise dil çalışmalarıyla geçti. Ortalama 8 saat çalıştım. İngilizcemi ilerlettim, Makedonca öğrenmeye çalıştım. Üsküp’teki Türk tiyatrosundan Zeki Sipahi, hepimizin dil koçluğunu yapıyor. Kendisi 60 yaşında ve tam 40 yıllık oyuncu… Sonra Kosova’yı ve Manastır’da Atatürk’ün okuduğu okulu gezdim. Manastır’da güzel bir Makedon tiyatrosu var. Ve her ay bir festival yapıyorlar. Anlayacağınız sanat açısından çok renkli bir kent. Manastır bana 1970’nin Ankara’sını hatırlatıyor.
—Otelde kalmak yerine kiralık eve çıkmışsınız?
Ben asla otelde kalamam. Ev benim için çok ama çok önemli. Makedon güzeli Divna ve kocası İgor’un evlerini kiraladım. Ailenin çok şeker iki kız çocuğu var. Müzik arşivim, kitaplarım, hepsi orada…
—Fatma nasıl bir karakter?
Bizler köyde yaşayan basit bir aileyiz. Fatma’nın hayatla ilişkisi mecburen doğayla sınırlı… O, en fazla 150 kelimeyle konuşacak. Vurgu ve melodi çok önemli... Anlatma isteğine ise atasözleri, deyimler ve büyüklerinden kalanlar yardım edecek. Gerisi mimik ve jest… O kendi iç dünyasını büyütmek zorunda. Köylü insan nasıl konuşuyor? İşte ben buna özen gösteriyorum. Fatma öncelikle bir anne ve kadın… Sert ve otoriter… İçindeki sevgiyi ve şefkati göstermeyi bilmiyor. Ve tanrıya inancı büyük… Yalnızca sevdiklerini korumak istiyor. Fatma’nın çocuklarıysa geleceği temsil ediyorlar. Okuyorlar, öğreniyorlar ve öyle büyüyorlar. Onlar gelişecek, ben geride kalacağım. Boynuz kulağı geçecek, Fatma daraldıkça daralacak.
—Sizinle çalışmak zor mu?
Benimle çalışmak hem çok kolay hem de çok zor. Karşımdaki çalışkan, ekip ve partner iyiyse sorun yok. O vakit dünyanın en kolay oyuncusuyum. Değilse mahvederim. İşimde mükemmeliyetçiyim. Aşığım ben oyunculuğa… Film ve tiyatro, benim için çok değerli. Ve yaptığım işin bir anlamı olmalı. Beni doyurmayacaksa her zaman olmak zorunda da değil
—Elveda Rumeli’de eşiniz Sütçü Ramiz’i canlandıran Erdal Özyağcılar, yetenekli ve usta bir aktör… Birbirinizi anlamanız kolay oldu mu?
Erdal Özyağcılar’ın benim yaşım kadar tecrübesi var. Gerçeği söylemek gerekirse, diziye ilk başladığımızda zorlandım. Çünkü stilini bilmiyordum. O her şeyi yüzde yüz kafasında tamamlamıştı. Sonra o da bana güven duydu. Yol gösterdi, çok rahatlattı. Üstüne üstlük benim sözümü de dinledi. Benim için deneyim her yeni işte sıfırlanır. Çokbilmiş oyuncu itici bir şeydir. Ama iyi, yetenekli ve huysuz oyuncuları da severim.
—İyi oyunculuk demişken bu farklı bir meziyet olsa gerek…
Ya iyi ya da kötü… Ortadan, vasattan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmedim. Ben işimin derdindeyim. Yolumda gidiyorum ve çıkmaya hiçte niyetim yok. Ne kadar iyi oyuncu olursanız olun sonunda heykeliniz dikilmeyecek. Oyuncu devrimci değildir ki…
—Halk sizi komik rollerinizle hatırlıyor. Oyuncu açısından komedi ile dram arasında bir fark var mı?
Komedi, dram yok öyle bir ayırım… Oyuncu asla kendini sınırlamamalı… Sınırlamak, sanatın yollarını kısaltmaktır. Gülerken ağlayabiliyoruz veya tam tersi durumlarla da karşılaşabiliyoruz. Örneğin cenazede kan ağlarken arka sıradaki bir dedikoducu sizi güldürebilir.
— Oyunculukla kendinizi yeteri kadar ifade edebildiğinizi düşünüyor musunuz?
Aslında birbirimizden farkımız yok. Hepimiz kendimizi ifade etmek için yaşıyoruz. Oyuncu, doktor veya başkası, bir şekilde kendini anlatmak isteyecektir. Eğer anlatım arzusuyla doluysanız, insanları anlamaya ve onları olduğu gibi kabul etmeye de mecbursunuzdur. İnanıyorum ki; herkes biriciktir. Büyük laflar edemem, yazar veya filozof da değilim. Ancak insanları benim ütopya dünyama taşımak istiyorum. İğnelemek ve oraya doğru yöneltmek… Sanatın hüküm sürdüğü bir dünya, herkesin yaptığı şeye büyük bir sevgiyle sarılacağı bir dünya özlemim var. Düşünün, yanımda şahane insanlar olacak. Bu tam manasıyla bir heyecan… Kendi hayalim bu, dünyadaki amacım bu. Bir de şunu düşünüyorum. Hiç bilmeyecek olsam da; Maraş’ta bir adam, beni TV’de izleyip, “yahu kadınlar, ne kadar acı çekiyor” diye karısını kucaklıyorsa tüm dileklerim gerçekleşmiş demektir.
—Sizinle tiyatro ve diziler aracılığıyla sıkça karşılaşabiliyoruz. Neden sinema konusunda aynı durumun geçerli değil?
Teklif yok, gelen senaryolara da benim karnım tok. Aynı yerden, aynı şeyleri ifade eden, kısır ve içeriği olmayan roller öneriliyor. Böyle olacaksa hiç olmasın. Bugüne dek “Deniz Bekliyordu”, “Abdülhamit Düşerken”, ilk “Vizontele” ve “Döngel Karhanesi” nde rol aldım. Son olarak “İyi Seneler Londra” filminde hıçkırık kadar bir rolüm vardı. Tamamı 1,5 saniye sürdü. Ama çok anlamlı ve çok dişi bir roldü. Üstelik hem filmin yönetmeni iyiydi hem de kadrosu güzeldi. O yapımda yer aldığım için mutluyum.
—Aşk oyuncunun gıdası mıdır?
Hiçbir dine inanmıyorum. Ancak tanrıya ve aşka inanıyorum. Hayat bence ikisi demek... Ve her ikisi de insanın insan olma halini sahicileştiren büyük olgular. Yoksa kimsenin rengi olmaz, inancı olmazdı. Bunun yanı sıra hep aşığım ben. Onsuz hayatta kalamam. Bir tarafım yoktur ve her yer ıssız ve soğuktur. Benim kitabımda, aşk yeniden ölüm ve yeniden doğum demek… Kesinlikle yaşam demek değil. Acı olmak zorunda hiç değil. İnsan her halini duyumsamalı… Birinin kalbinde aşk varsa ve gerçekten aşk ile doluysa, o dünyaya kalbini sunmak zorundadır. Belki böylelikle birileri bilir nerelerde kaybolacağını… Bir misal vereyim; benim kafamda yer etmeyen bir düşünce var. Aksine birisi bunu savunuyor ve öyle yaşıyor. Ben, o mertliğe, o sahiciliğe âşık olurum. Böyle düşündüğüm ve hissettiğim için arkadaşlarım “karaktersiz” gibi bir yafta bile yapıştırmışlardı bana… Olsun, fark etmez. Haklı olduğumu biliyorum. Çünkü ona gitmiyorsan, başka bir dünyada kaybolmaktan da korkuyorsun demektir. Aşk her şeye duyulabilir. (Bana cep telefonuna kaydettiği kızı rolündeki Esra’nın fotoğrafını gösteriyor) Esra 6 yaşında, bir köylü kızı, oralı... Canım hep onu çekiyor, onun vahşi ve büyük bir ruhu var. Kuvvetli, gururlu, pis ve acayip bir kız. Allah’ım ne kıymetli bir ruh. Bir bilseniz, 6 yaşındaki kızdan 10 ayda neler öğrendim. Bu dünyada Esra diye bir şey varmış.
Orası el değmemiş bir yer. Ancak ben her yerde yaşayabilme ihtimalini daha çok seviyorum.
ŞEBNEM SÖNMEZ KİMDİR?
1968 yılında İstanbul’da doğan Şebnem Sönmez, aslen Antakyalı… Kendi deyimiyle serde Araplık var. Oyunculuğa henüz lisedeyken Pendik Gençlik Tiyatrosu'nda başladı. Kartal Sanat Tiyatrosu, Taner Barlas Mim Tiyatroları derken iyice oyunculuğa ısındı. Hazır alaylı başlamışken bir de okullu olayım diyerek İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı'na girdi. Sonra Dormen Tiyatrosu, Kenter Tiyatrosu, Tiyatro Stüdyosu ve BKM’de görev aldı. Hem Avni Dilligil hem de Afife Jale en iyi yardımcı kadın oyuncu ödüllerini kucaklamasını bildi. 1985'te sınıf öğretmenliği, 1988–1994 yılları arasında ise çeşitli anaokulları, ilkokul ve liselerde drama öğretmenliği yaptı. Şebnem Sönmez, 1991-1993'te kendi okulunda "Yaz Tiyatrosu" adı altında bir ekip kurdu. TV izleyicileri ise onunla 1993’te yayınlanan “Yaz Evi” dizisi aracılığıyla tanışmış oldu. Şebnem Sönmez, bir sonraki dizisi Bir Demet Tiyatro’da (1997) canlandırdığı “Mücver Abla” karakteriyle tüm Türkiye’nin tanıdığı bir isim haline geldi. Onun oynadığı son dizi Elveda Rumeli… Erkekler Ağlamaz, Sen misin Değil misin?, Perili Ev, Çarli İş Başında, Güneş Yanıkları, Yedi Numara ve Dış Kapının Mandalları ise rol aldığı diğer yapımlar.
bilmiyorduk bir gün gerçektende "ELVEDA" diyeceğimizi...
(Bu Mesaj 07-29-2009 01:02 PM Değiştirilmiştir. Değiştiren: balkanlar.)
Şebnem Sönmez: Erkeğin hikayesi kısıtlıdır; çalışır, para kazanır, korur. Ama bunları zaten kadın da yapar.
Beste Bereket: Kadınların şu anki durumunun ifade edilmesi için bence erkeklere daha çok ihtiyaç var. Çünkü kadınların yaşadığı sıkıntıların sebebinde erkekler var.
Onur ünlü’nün Beş Şehir filminin iki oyuncusu Şebnem sönmez ve Beste Bereket Cinedergi’ye yeni filmlerini ve kadın olgusunun toplum içindeki yerini yorumladılar. Sözünü sakınmayan iki oyuncu çok doğru yargılarda bulundular. Dönemlerinin önünde olduklarını düşündüğüm iki sanatçıyla çok zevkli bir sohbet yaptık. Bu röportajın okuyucunun zihninde farklı sorular oluşturacağını düşünüyorum. İyi okumalar.
Projeye nasıl dahil oldunuz?
Beste Bereket: Sinop’ta parmaklıklar ardında’nın setindeydim, Onur bey bana ulaştı ve senaryoyu gönderdi. Senaryoyu okuduktan sonra İstanbul'a geldim, hemen görüştük ve kadroya dahil oldum.
Şebnem Sönmez: Benimkinin küçük farklı bir hikayesi var. Daha önceki filmde Güneşin Oğlu’nda beraber çalışacaktık. Böyle bir çalışmayı karşılıklı olarak çok